Yazı, düşüncenin, duygunun kâğıda dökülmüş hali.
Bir anlamda soyut bir olgunun, somutlaşmış durumu.
Kâğıt üzerindeki yansıması ve bu yansımadan da onu okuyan diğer beyinlere, kalplere intikal etmesini sağlayan bir aracı konumundadır yazı dediğimiz.
Yazının M.Ö 3200’lerde Sümerler tarafından bulunduğu bilinir.
Yani, kabataslak bir hesaba göre tam 5200 senelik bir mirastan söz ediyoruz.
Biz Türkler ise daha çok göçebe bir sosyal yaşam tarzına sahip olduğumuzdan tam 3000 yıl sonra, M.Ö 200’lerde tanışabiliyoruz yazıyla.
Türk tarihinin ilk yazılı eserlerini bu tarihlerde ortaya koyuyoruz kendimize has “ Orhun Alfabesiyle”.
Yine kabaca bir hesaplama yapacak olursak tam 2200 yıldır kullanıyoruz yazıyı.
O koca, şanlı, yüce tarihimizi, işte bu 22 asra sığdırabildiğimiz kadar…
Ve tam da bu noktaya gelmişken şu sorular aklına gelmiyor değil insanın:
“ Yazının ortaya çıkmasını sağlayan ilk etken his ve duyguları mıdır insanın?
Diğer bir söyleyişle yazının ortaya çıkmasını sağlayan ilk kıvılcım kalbi hassasiyetleri midir?
Ya da doğada, dışarıda olan metayı kayda geçme arzusu mu yazıyı bulmaya itmiştir insanoğlunu?
Siz bu sorularla hemhal olmuşken, bendeniz de biraz tarih okumalarından bahsedeyim kendimce.
Tarih okuması nedir?
Nasıl olmalıdır?
Ve okuyucuya ne tür girdiler sağlayıp, nasıl çıktılar bekler karşılığında?
Ülkemizde ilkokul sıralarından tutun da, fakülte amfilerine, kürsülerine kadar aynı tarih derslerini tekrar eder dururuz maalesef.
Bir tarihin olayın nedenini, nasılını ve niçinini ezberleyip yutar, o tarihi olayın neticesinde oluşan sosyal, kültürel değişimi, dönüşümü görmez, dolayısıyla da “ tarih tekerrürden ibarettir” gerçeğiyle yüz yüze kalırız.
Bendeniz “ Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği” bölümünde eğitim aldığım yıllarda, herhangi bir tarihi olgunun ya da sosyal bir gerçekliğin birkaç yıl gibi kısa bir sürede değişime ya da dönüşüme uğrama ihtimali olamayacağı fikrine sahiptim.
Fakat günümüzde bakıyorum ki, tarihi ve sosyal realiteler değişmese de, toplumun geçirdiği evreler, dönüşümler ne kadar sert ve keskin olursa, geçmişiyle bağlantısı da o derecede kopuyor veyahut tam tersine kuvvetleniyor.
Oysa şu bahsini ettiğim tarih okumalarını geniş bir perspektifle, tamamen tarihin bilimsel gerçeklerine sadık kalarak ve bu gerçekler içerisinde kendi konumumuzu hakkıyla yerine oturtarak gerçekleştirebilirsek eğer, inanın hem geçmişimizi daha sağlıklı bir şekilde aktarabilme şansı yakalayacağız yeni nesillerimize, hem de geleceğimize daha bilinçli ve kendinden emin bakabilmeyi başararak, tarihin can damarının üssü olma görevini üstlenebileceğiz yeniden.
Samimiyet ile…
***
Söz Meclisi
Tarihi gerçeklikten kaçış imkansızdır