Tarih, sanılanın aksine durağan bir bilim değil, son derece dinamik ve aktif bir bilim dalıdır.
Tarihi olayların yalnızca bir kez gerçekleşip, bir daha yenilenememesi durumu ve de tarih öğretiminin belli başlı konular üzerinde sistematik bir şekilde, dar bir bakış açısının ürünü olarak sunulması bu ön yargının oluşumuna sebeptir.
Tarih, yazının bulunduğu günden bu yana dinamiktir oysaki.
Bugün gerçekleşecek ya da gerçekleşen bir olayın, ortaya çıkardığı olgularla birlikte tam 50 yıl sonra literatüre dâhil olacağını düşünürsek bunu hangi statik bir bilim dalı başarabilir ki?
Aslına bakarsak hiçbir bilim dalı statik kalamaz.
Bunu hangi bilim dalında görebilir ki insanoğlu?
Teknolojinin günden güne level atladığı çağımızda, bu hızlı devinime karşı hangi bilim anlayışı karşı koyabilir ki?
Zaten bu bilimin karakterine zıt bir durum ortaya çıkarmaz mı?
Bilim, bugüne kadar tüm verileri ile birlikte kendini sürekli yenileyen, yenilendikçe de karlı tepelerden düzlüğe doğru hızla kopup gelen bir çığ topu gibi ilerleyen bir özelliğe sahiptir.
Fakat bilimler içerisinde tarih, ne yazık ki biraz farklı algılanan, kitaplıkların tozlu raflarında kalmış, kendi halinde keşfedilmeyi bekleyen öksüz bir çocuk gibidir.
Ortaya çıkarılmadıkça da ne yazık ki büyüyemeyecektir.
Dünyaya bakışımız, tarihe bakışımıza da yön veren bir etkendir aslında biliyor musunuz?
Şöyle ki; yaşadığımız coğrafyaya Amerika’dan ya da Avrupa’dan bakanlar bizi doğulu bir millet, doğu kültürüyle yoğrulmuş kendi sığ ve sakat bakış açılarına göre dünyayı geriden yakalamaya çalışan bir toplum gibi görebilirler.
Oysa mesela Ortadoğu coğrafyasından bize bakan bir göze göre de hiç abartısız bir asır önden giden ve bir o kadar da güçlü bir toplumuzdur.
Bize göre ise, iki büyük dünyanın tam da birleşme noktasında yer alan ve o iki dünyayı kültürüyle, coğrafyasıyla ve en önemlisi de tarihi karakter ve yapısıyla tek bir dünyaya indirgemeyi başarabilmiş kadim bir milletiz.
Hani öyle bazı aymazların dillendirdiği gibi milletlerden bir millet değiliz.
Tarih boyunca da asla öyle olmadık.
Yine yaşadığımız coğrafya da alelade bir coğrafya, bir toprak parçası da değil ayrıca.
Dolayısıyla dünya üzerinde kendimizi nereye konumlandırmışsak, onun ardından gelecek tarihi sorumluluğu da üstlenmemiz ve tarihimizi, akabinde tarihi kimliğimizi o şekilde oluşturmamız, varlık sebebimizin kader bağlamında alınlarımıza yazmış olduğu bir gerçeğimizdir.
Samimiyet ile…
***
Söz Meclisi
Milletlerden bir millet olmayan kadim bir milletin, tarihi de, dünya tarihinin ufak bir parçası asla değildir elbette.